Yazmasaydık ne olurdu sizce? Öyküler, şiirler olmasaydı… Destanlar, denemeler ve mektuplar da… Bizlerden uzaklardaki hayatları anlamak için sadece resimler ve fotoğraflar olsaydı. Gözle görünen her şeyi anlayabilirdik aslında. Peki ya hayallerimiz? Ormanda oynadığını düşlediğimiz hayvanları, maceradan maceraya koşan çocukları, gizemli diyarları keşfe çıkan meraklıları, bizimle konuşan kuşları, gerçekte ya da düşlerde olan onlarca şeyi nasıl öğrenecektik?
Edebiyat sadece bugünümüzü anlatmakla kalmıyor. Aslında hem zihnimizdekiler hem de kalbimizdekiler yazdıkça ortaya çıkıyor. Satırlarımızda belki de ileride sahip olmak istediğimiz meslekler, henüz fark etmediğimiz meraklarımız saklı. Edebiyat acaba bu yüzden mi bu kadar güzel? Bilmediğimiz bir yola çıkıp sonunda saklı hazinelerle karşılaşıyoruz. İşte bu blogdaki öyküler bu düşünceyle ortaya çıktı 📚💕
Sahi dev olmamın sırrı neydi? Derya da çok istiyordu fakat onun boyu hep aynıydı. Yoksa onun da mı çikolatalı kek yemesi gerekiyordu? Ama bundan daha önemli bir soru vardı. Ben ne zamana kadar dev kalacaktım? Aslında birkaç günlüğüne kocaman olmak çok eğlenceli olabilirdi. Bir yere gitmek artık eskisi kadar zaman almıyordu. Birkaç adımda sokağın sonuna gelebiliyordum. Hem yukarısı çok ferahtı, burada kalabalıktan uzaktaydım. Yanımda sadece ağaçların tepeleri ve çatılar vardı.…
Bir sonraki hedefime ulaşmak için sokakta ilerlemeye başladım. Yolu çevreleyen ağaçlar artık bana eskisi gibi uzun gelmiyordu. Kolumu kaldırsam rahatlıkla elektrik tellerine bile dokunabilirdim. Tabi bunu yapmasam daha iyiydi. Adım attıkça yerden yükselen tozları görebiliyordum. Bu yüzden sanki etrafımda bir bulutla dolaşıyordum. Güliver’in minik insanlar ülkesine gitmiş hali gibiydim. Sokak boyunca yanımdan geçenler şaşkın bakışlarını benden alamıyorlardı. İçimden ‘’Kocaman olmak, parmak çocuk olarak görünmekten çok daha iyi!’’ diye geçirdim. Göz…
Salıncakta sallanırken elimdeki çikolatalı kekten bir ısırık aldım. Ayakkabım sıkmaya mı başladı ne? Neden şimdi böyle oldu ki? Üstelik bunu uzun zamandır giyiyordum. Yani birbirimize gayet alışığız. O an kekin içindeki akışkan vanilya kreması ile göz göze geldim. Kendimi tutmam imkânsızdı. Okulda arkadaşlarım sürekli benimle dalga geçerdi. Ama ders notlarımı isteyecekleri zaman ellerinde mutlaka bir kek olurdu. Onlara kızsam da keke hayır demem mümkün değildi. Onlar da bunu çok iyi…
Âla ‘’Sen de nereden çıktın?’’ diye korkuyla seslendi. Tavşi ormanda nasıl da ‘’Pat!’’ diye önüne düştü? Hiç beklemeden ‘’Burası benim evim. Asıl sen burada ne yapıyorsun?’’ diye cevapladı. Arkadaşları ona hep Tavşi diye seslenirdi. Her birinin farklı bir ismi vardı. Bazı tavşanlar kahverengi bazısı ise gri olurdu. Tavşi ise bembeyazdı. Göbeğindeki tüyler her hareketinde havalanırdı. Güldüğünde yanakları top top olurdu. Ayrıca geç uyanmayı severdi. Keyfine de düşkündü. Ormanda tehlike gördüğü…
Burak kulağını açtı, pür dikkat etrafı dinledi. Çıt çıkmıyordu. Babasının horlaması hariç. Onun da uyuduğundan emin olduktan sonra sessizce bir adım attı. Mutfağa ulaştığında dolabın üstündeki o ışıltı kutuyu bulması hiç zor olmadı. Pijamasının kocaman ceplerine kimseyi kuşkulandırmayacak kadar çikolata doldurdu. Bir iki tane ona fazlası ile yeterdi zaten. Odasına geri döndüğünde nefesini tuttu. İlk defa bu lezzetle buluşurcasına içindeki vişneli kremayı akıtarak çikolatayı ağzına attı. ‘’Öyle güzel ki!’’ diyerek…